facebook'u seviyorum sırf bu yüzden, yoksa benim hayatta haberim olmaz böyle tatlı şeylerden hele ki bu aralar, hiçbir şeye dokunamayan (bu hastalığın özel bir ismi var mı :s) jang geun'u toucholic'e çeviren telefon (güzelmiş :d) reklamı, korelilerin elinden çıkınca haliyle acayip tatlı bir şey oluyor, yemekleri hariç :d (kıza bayıldım, telefonunu isterken çok şeker bakıyor bence, bu korelilerin gen havuzu da ne çeşitmiş arkadaş, ben de istiyorum, hımm birazcık geç kaldım galiba :d) kısa film tadında, 20 dk'lık reklamlarına alışmıştık ama bu hem az hem de öz olmuş, pek sevdim ben :) şarkının sanırım rap kısmını jang geun söylüyor, on parmaklarında on marifet var, maşallah :)
paylaşan
âyine-i devrân
evvel zaman içinde:
23:55
etiketler: evet seviyorum suç mu :), kore, koreliler, koremania, koremaniac'sam günahım ne, reklam, video 12 pit stop
Pazar, Aralık 27
dün gece okan'ı izlemekle harika bir iş yaptım, birkaç senedir faal olan bu mükemmel gruptan haberim olabildi böylece, karadeniz müziğini rockla harmanlayıp bize sunmuşlar, tulum kemençe ve elektrogitar üçlüsünü her türlü dinlerim gerçi, kolbastı hariç diyordum ki marsis'ten onu da dinledim, tek dezavantajları solistin sesinin ve görüntüsünün fena halde kazım koyuncu'ya benzemesi, o söylüyormuş gibi dinliyorum şarkıları, olsun totalde muhteşem mi muhteşem, buradan birkaç şarkısını dinleyebilirsiniz, size marsis'li günler diliyorum :)
etiketler: bu dünya bir pencere, kazım koyuncu, marsis, müzik 2 pit stop
Pazartesi, Aralık 21
dünkü güzel havada güzel insanlarla Nefertiti'nin doğumgünü vesilesiyle de olsa buluştum, ortak noktamız kore olunca da kore yemeği yedik ve de şahane kore muhabbeti yaptık (ben uzun bir süredir uzak kaldığımdan dinleme modundaydım o ayrı :d) önce jin mi sonrasın da seoul restaurant'a gittik, jin mi hem çin hem kore yemekleri yapıyor, daha çok cafeye benziyor aslında, daha samimi bir ortamı var, kesinlikle oyumu burdan yana kullanıyorum, dikkat dikkat son dakika bilgidir, kin mi'de korece kursu başlayacakmış (büyük ihtimalle) ve de film-dizi günleri düzenlenecekmiş, kaçmaz bu fırsat, hımm ne diyorduk, menüye baktım baktım, bazılarının ingilizcesi yazmadığı için kafamın üzerinde soru işaretleri biriktirdim :p ve sonunda ramen'de karar kıldım ama acısız ve az malzemeli bir şey söyledik, kocaman (ama gerçekten kocaman :d) bir kase ramen, benim iki ya da üç öğünlük yiyeceğim olabilir, başlarken de bitmeyeceğini biliyordum, hele ki o çubuklarla pek zor olacaktı ama hayır ben bunu başarabilirdim, tamam biraz yardım almış olabilirim sevgili Sema, Tuba bana uygulamalı eğitim verdiler kabul ediyorum, etmek zorundayım :d besmeleyle bu çok uzaklardan gelen yemeğe başladım, ama o da ne, çubukların uyumlu hareketini bile sağlayamıyorum, başarısız, biraz çalıştıktan sonra ilk lokmayı alabildim ama beğenmedim yaa, cidden, o kadar zahmete değmedi o tat ama çubukların da havası var hani :d bulup alsam evde de pratik yapsam, annem "kızım sen uçtun iyice, ne bu kore havası evde esen" der kesin, biliyorum, aman desin :p :d
ee yediğin içtiğin senin olsun, gördüklerinden haber ver diyorsanız, sanal alemden tanıdığım Sema*, Tuba, Toruko, Miss Nefertiti, Dilşah, Darkangel hepsi de çok tatlılar, tanıştığıma çok mutlu oldum hepsiyle de, bir daha buluşalım hadi bakalım inşallah, olmadı yaza :p :d daha Miss Nefertiti'yle f1 geyiği yapmamız lazım, ah be Nefertiti daha önce söyleyecektin takip ettiğini, kural değişikliğinden girip yeni takımlardan çıkıp 2009 değerlendirmesi de yapardık arada bence, bir dahaki buluşmaya saklıyorum tüm bunları ve La Fea'cım canım benim unutmadım seni :d çok güzel bir gündü, sizinkiler de beni küçük mü zannetmiş haha :d şaşırmadım, daha bu başlangıç hem de, hımm öpüyorum sizi koreseverler, aja aja fighting :d
edit: ne şans var bizde de (daha doğrusu bende) bir tanecik koreliye rast gelemedik ki engin korecemizi döktürelim anyonhaseyooo diyerekten :d şans yok işte, bir dahaki sefere inşallah :d
etiketler: jin mi, kore, koremania, ramen 7 pit stop
paylaşan
âyine-i devrân
evvel zaman içinde:
21:29
hikayemiz filistin'de geçiyor deyince hangi görüntüler geliyor insanın aklına biliyorum ama o vahşet yok, fiziksel bir işkence yok işkenceyi fiziksel olarak sınırlandırırsak, israil'in uyguladığı psikolojik baskı filmde işlenen, baş karakterimiz Soraya (Suheir Hammad) amerika'da doğup büyümüş bir filistinli, dedesi yafa'da (şimdi israil'in elinde olan bir filistin şehri) doğmuş,sonra lübnan ve amerika, iki kuşaktır mülteciler yani, dedesinin bankadaki parasını almaya filistin, ramallah'a gelir, 1948'de kendi vatanlarında azınlık statüsünde oldukları ve filistin diye bildikleri topraklar yahudilerin elinde olduğu için kahramanımız bankanın eşiğini aşındıradursun parasını meşru yollardan alamaz, bu arada tanıştığı Emad'la (Saleh Bakri) bu işte ona yardım eder, Emad kanada'da burs kazanmış ama vize alması da eziyete dönüşmüş bir genç, sürekli asker görmek, kontrol edilmek ve ramallah dışına çıkamamak onu kanada'yı tek çıkış yolu olarak görmeye itmiş, yani kahramanlarımızdan biri orada tutunmak için elinden geleni yapar (deli muamelesi görse de) diğeri de o cehennemden kurtulmayı ister (haklı olarak), bu ikisi zıt kutuplarda dolaşırken bir tepeye çıkıp
eskiden onlara ait olan topraklara bakarlar yafa'ya, denize hasretle, böyle hikayesi olan bir filmdir, filmde şöyle cümleler var kelimelere dökülmeyen, filistinli olmak pet şişeye deniz havası doldurmaktır, filistinli olmak portakalın kabuğunu bile saklamaktır, filistinli olmak bazen kendini de saklamaktır, filistinli olmak doğduğun köyün yerle bir olduğunu görüp birbirine sarılmaktır gibi
yine 24 tv, yine mükemmel bir film, bu kanal uzun süredir hayatımda büyük yer kaplar, televizyon kumandası elime geçince ilk bu kanalı açıyorum neler var diye, filmleri de benim zevkime göre oluyor genelde, ben bu kadar düzgün seçemezdim herhalde bilgisizlik yüzünden
hikayemiz filistin'de geçiyor deyince hangi görüntüler geliyor insanın aklına biliyorum ama o vahşet yok, fiziksel bir işkence yok işkenceyi fiziksel olarak sınırlandırırsak, israil'in uyguladığı psikolojik baskı filmde işlenen, baş karakterimiz Soraya (Suheir Hammad) amerika'da doğup büyümüş bir filistinli, dedesi yafa'da (şimdi israil'in elinde olan bir filistin şehri) doğmuş,sonra lübnan ve amerika, iki kuşaktır mülteciler yani, dedesinin bankadaki parasını almaya filistin, ramallah'a gelir, 1948'de kendi vatanlarında azınlık statüsünde oldukları ve filistin diye bildikleri topraklar yahudilerin elinde olduğu için kahramanımız bankanın eşiğini aşındıradursun parasını meşru yollardan alamaz, bu arada tanıştığı Emad'la (Saleh Bakri) bu işte ona yardım eder, Emad kanada'da burs kazanmış ama vize alması da eziyete dönüşmüş bir genç, sürekli asker görmek, kontrol edilmek ve ramallah dışına çıkamamak onu kanada'yı tek çıkış yolu olarak görmeye itmiş, yani kahramanlarımızdan biri orada tutunmak için elinden geleni yapar (deli muamelesi görse de) diğeri de o cehennemden kurtulmayı ister (haklı olarak), bu ikisi zıt kutuplarda dolaşırken bir tepeye çıkıp
eskiden onlara ait olan topraklara bakarlar yafa'ya, denize hasretle, böyle hikayesi olan bir filmdir, filmde şöyle cümleler var kelimelere dökülmeyen, filistinli olmak pet şişeye deniz havası doldurmaktır, filistinli olmak portakalın kabuğunu bile saklamaktır, filistinli olmak bazen kendini de saklamaktır, filistinli olmak doğduğun köyün yerle bir olduğunu görüp birbirine sarılmaktır gibiSoraya'yı canlandıran Suheir Hammad kendi hayatını anlatmış aslında, beş yaşındayken amerika'ya göç etmiş ailesi, babasından filistin hatıraları dinleyerek büyümüş ve bol ödüllü bir şair olmuş, senaryo yazıp harika bir film çekmiş, neden başarılı bir oyunculuk sergilediği de anlaşılmış oldu, denk gelirseniz izleyin derim :)
etiketler: bu denizin tuzu, film 0 pit stop
Perşembe, Aralık 10
kafa dengi'nde kitabın yazarını gördüğümden beri bu adamın nasıl olur da bir çırpıda okunabilecek şeyler yazar'ın cevabını merak etmemden sebep hakkında küçük bir araştırma yaparak bu kitabını okumaya karar verdim (sırada korkma ben varım var ama kitap ortalarda yok, hele ki ondan önce iki kitabı var onların esamesi okunmuyor) yine geç kaldım tabi okumak için, 2005'te yazılmış bir roman olur dublörün dilemması
ismi gibi konusu/kahramanları da enteresandır, hem albino hem zeki hem de ara ara halüsinasyonlar gören bir nuh tufan, onun yine zeki arkadaşı ibrahim kurban ve ilerledikçe hikayeye dahil olan ferruh ferman, dilara dilemma, habip hobo gibi garip isim ve karakterlerde kahramanlara sahip, hımm konusu nasıl anlatılır hiç bilemiyorum aslında, bu nuh tufan denen zat konservatuarda okur ama tiyatro oyuncusu olmak istemez, para kazanmak için değişik işler icat eder, bir tanesi şant-ajanstır, rakip firmayı bitirmek için türlü çap ve ebatta tezgah düzenler ve başarılı da olur, koskoca meyve suyu markasını yerle bir etmiştir kendisi, başarısını da yine aynı firmaya ait meyve suyunu içerek kutlar, "onda ne vicdan ne de mide vardır" bu çeşit ancak onun aklına gelebilecek işler yapar ve başını derde sokmadan da geri kalmaz, "dışta görünen silahlar içte patlar", satırlar ve sayfalar akar ve sonuna gelirsiniz, işte öyle bir şey :)
kelime oyunlarını, akıcı anlatımı sevdim, bir de kitap kapağındaki ilanları sevdim, kitap bitince insan doyamıyor haliyle, okuyup eğlendik işte onlarla :d hımm neyi sevmedim, her kahramanın aynı biçimde konuşmasını, filan'ı çok kullanması mesela, bazısı da falan desin ne çıkar ama ilk roman olduğu için bunlar gözardı edilebilir şeyler ben de öyle yapıyorum, korkma ben varım'dan beklentim yükseldi yalnız, olağanüstü cümleler ve tasvirler bekliyorum sayın yazar
etiketler: dublörün dilemması, kitap 4 pit stop
Salı, Aralık 1
elimizde karpuz kabuğundan gemiler yapmak, çektiği kısa filmleri, belgeselleri var, çekmeseydim çıldıracaktım dediği uzun metrajlı filmini hayranlıkla izlemiştim, o doğallığı, yalınlığıyla beni vurmuştu tabiri caizse, olanı olduğu gibi anlatmasıyla farklıydı işte diğer yönetmenlerden, içindeki sinema aşkı onu farklı kılmaya yetiyordu, hastayken bile çekimine devam etmeye çalıştığı bozkırda deniz kabuğu yarım kalmıştı, benimse dualarım onunlaydı iyileşip bitirmesi için, filmini koşarak gidip izleyecektim, olmadı, vefa etmedi ömrü daha nice sıcacık içten film çekmeye, mekanın cennet olsun karpuz kabuğundan gemiler yapan güzel insan
etiketler: Ahmet Uluçay, vefat 3 pit stop
Cumartesi, Kasım 7
facebook'ta paylaşılan videoların çoğu gereksiz saçma ama bazen böyle nadide parçalar da çıkmıyor değil, güzel insanlar güzel videoları paylaşıyorlar ;) 6 dakikalık ödüllü bir animasyon, çok etkili, sade ve vurucu, bittiğinde (yazılar akmaya başlayınca yani) omuzlarım çöktü, kötü hissettim kendimi, yazılardan sonraki sahne gülümseme neden oldu, umut verdi, buyrun buradan izleyebilirsiniz :)
etiketler: animasyon, el empleo, santiago bou grasso 7 pit stop
Cuma, Kasım 6
uzun bir araydı bu kez, aylar aylar oldu, bugün bütün işler angaryaydı, her çiziktirdiğimse büyüyordu gözümde, 2 saat önce ben rüstem paşa sıbyan mektebindeydim bu sebeple, kapıdan içeri girdiğimde tahminimden çok daha küçük bir mekanla karşılaştım, ufacık bir bahçe, küçük, tavanı yüksek bir oda, ismi "dev" olan bir vakıf için tezat bir mekan ama çok sevimli, içeri girdiğimde hoca bilgisayarıyla uğraşıyordu (daha doğrusu yardım alıyordu, slaytların gösterilmesi hakkında) kafasını kaldırdı "erken gelmişsin, madem öyle bize de çay demlersin" dedi, ben de "ne demek, hemen hocam" dedim ama bu sözümü anca aralıkta gerçekleştirebilirim, hala inşaatın devam ettiği bölümleri var, bittiğinde rüstem paşa'nın yıllar önce yaptırdığı bu mektep hem edebiyattan bahsedilen hem de oturup muhabbet edilip çay içilebilen bir mekan halini alacak, tek ama tek eksikiği de dar bir alana sahip olması olacak, hoca bence mütevazılık etmiş daha büyük bir binayı vakfa ayırsaydı da biz orayı doldururduk :d ki daha ilk derste kanserli hücrelerin durmadan çoğalması gibi çoğaldık, sığmadık, yerlere oturduk, sığmadık, dışarıdan dinledik :d "bir dahakine daha az gelin çocuklar" cümlesini kurdu hoca en sonunda, şaka tabi :d neyse yer, sandalye meselesiyle (hem de büyük bir mesele) ilgileneceğini söyledi o halimizi görünce, tahmin etmiyormuş bu kadar ilgiyi, hocam yapmayın, ben dört gözle bekliyorum kaç zamandır :d ilk gazelimiz fuzulî'ye aitti, hoca'dan iki üç kez dinlemişimdir ama yine muhteşem yine muhteşem, okundukça mı güzelleşiyor ne :d
Beni candan usandırdı cefâdan yâr usanmaz mı
Felekler yandı âhımdan murâdımın şem'i yanmaz mı
Kamu bîmârına cânân devâ-yı derd eder ihsân
Niçin kılmaz bana dermân beni bîmâr sanmaz mı
Gamım pinhân tutardım ben dediler yâre kıl rûşen
Desem ol bîvefâ inanır mı inanmaz mı
Şeb-i hicrân yanar cânım döker kân çeşm-i giryânım
Uyadır halkı efgânım kara bahtım uyanmaz mı
Gül-i ruhsârına karşı gözümden kanlı akar su
Habîbim fasl-ı güldür bu akar sular bulanmaz mı
Değildim ben sana mâil sen ettin aklımı zâil
Bana ta'n eyleyen gâfil seni görgeç utanmaz mı
Fuzulî rind-i şeydâdır hemîşe halka rüsvâdır
Sorun kim bu ne sevdâdır bu sevdâdan usanmaz mı
bu gazelden sonra ben de huzurla dolup üsküdar keşmekeşinin içinde buldum kendimi (bilenler bilir, ne hale getirildiğini üsküdar'ın :s) ama o bile sinirimi bozamadı hele adım adım ilerleyen trafiği gözüm görmedi, güzel bir günden kalan hatıralarla yoluma devam ettim :)
evet arkadaşlar, bu kadar reklam yaptık, buyrun burayı da tıklayın ki amacımıza ulaşalım, bu huzur dolu mekana sizleri de bekleriz efendim :)
etiketler: divan siiri, divan şiiri saati, iskender pala 4 pit stop
Kaydol:
Kayıtlar (Atom)





